getimg.php
Ana Menü
  · Ana Sayfa
· Anketler
· Ansiklopedi ve Sözlükler
· Arkadaşına Öner
· Dosyalar
· Forumlar
· Konular
· Linkler
· Sitede Ara
· Yazdırma Alanı
· Yazı Arşivi
· Yazı Gönder
· İletişim Formu
· İstatistikler
· Üye Ayarları
· Özel Dosyalar



MEKTUPLAR
 
        ALİ FUAT KARAÖZ GÖNDERDİ
                  KAFES
  
        KİM BU ADAM
   BELKİ TEK-DER  LİDİR



  

  





KİM BU ADAM (BELKİ TEK-DER LİDİR)





Her zamanki gibi sade haliyle oturmuş sohbet ediyor, sevimli yüzündeki kara gözleri hararetle bakarken adeta onu aşkla kucaklıyordu. O anda büroya yayılan taze somun kokusuna torna tezgahında buharlaşan hidroliğin geniz yakan kokusu karışıyordu. Kapıdan girdiğim anda başını çevirdi, beni görünce gözleri parladı. O sırada fark ettim; yüzünde bir değişiklik olduğunu. Ani bir hareketle işaret parmağını uzatıp karşısındakine bir dakika dedikten sonra eliyle yüzünü kapatmaya çalışırken gülmeye başladı, bu sırada diğeri şaşkınlıktan gözlerini ayırmıştı. O içten, muzip gülüşüne tebessümle karşılık verdiğim sırada konuştum:
“Karizmayı çizdin demek, yazık olmuş!”
“Ne münasebet, birazda böyle olsun istedim, nede olsa kökü bende!” dedi, gülmeye devam ederken.
“Sevindim, neydi o öyle, hani süpürge desem abartı sayılmaz, sanki yüz yıl öncesinden fırlayıp gelmiş mujikler gibiydin.”
“Hop, ardından söz etme öyle, biliyorsun, onun şanlı bir tarihi vardı, herkes nasıl da bakardı o güzelim duruşuna, düşman çatlatırdı.”
“Tabi, ne demezsin. Seni ilk gören en hafif deyimiyle yetmişlerde kalmış birisi diye homurdanıyordu. Neyse, en çok sokak kedileri derin bir nefes almıştır; garipler, neredeyse kompleksten gebereceklerdi, kim bilir kaç tanesi intihar etmiştir.”
“Ya, ya!” derken eğik başını kaldırdı, burun üzerine düşmüş gözlüğünü yerine yerleştirdi. Kıstığı gözlerine muzipçe baktığım sırada “ha şöyle, aşağılara in biraz, ne o öyle, gözlüğün üzerinden üst perdeden bakış” dediğim zaman yanıt verdi.
“Ne haddimize ağam! Affet, maraban ayağının türabı olur, gözünün yağını yer!”
“Ağa mı?”
“Ağalık vermekle, beylik almakla olunur!”
“Yok mu bir divan, altına girmem lazım!”
“Ağam, sonradan olunmaz, ağa doğulur, senin gibi!”
Eğilip ellerine doğru saldırdığım sırada “olur mu, şu mübarek eline yüz süreyim, ne haddime” dedikten sonra kahkahayı bastığım zaman o da bana katıldı. “Gerçekten o bıyığın şanlı bir tarihi vardı, nasıl kıydın onlara!”
“Dişleri yaptırırken kestirmek zorunda kaldım, ama bıyıksız insan balkonsuz eve benziyor” dediği sırada iyice kederlendi.
“O dediğin göbeksiz erkek...”
“Neyse işte!”
“Aman tekrar uzatma, kedilerin avukatlığını yapmam gerekecek!”
“Sen! Bırak şimdi bu lafları. Sokak kedileri, köpekleri mi, avukatlık mı? Onların asıl dostu benim! Sen karşında tıpkı bir insan varmış gibi, eşit koşullarda onlarla hiç konuştun mu? Bir dene bakalım, nasıl tepki verecekler? Şehirler tuzak dolu; insan insanlıktan, köpek köpeklikten çıkmış olsa da, özgür ruhlu olanlarında yinede bir şeyler kalmıştır, elbette. Geçenlerde sosyetenin muhitine yolum düşmüştü, bilirsin her zaman kendimi oralarda yabancı gibi hissederim, tıpkı sokak köpekleri gibi. O kadar kendi doğasına yabancılaşmış, işin acı tarafı bu halini birde meziyet sanan, paranın esiri olmuş, en hafif deyimiyle tuhaf diyebileceğim insanların diyarında yaşamak, onlarla aynı havayı teneffüs etmek her zaman bana acı verir, bilirsin. İşte o zaman, sokaklarda gezinen alacalı bir köpekle dost olmuştum. Ona ‘sende benim gibisin değil mi’ diye söze başladığım zaman peşime takılmış, ben sürekli onunla konuşurken sevimli haliyle uzun süre yanımdan ayrılamamıştı. Yan yana yürürken bazen durup gözlerimi gözlerine dayıyor, ‘demek öyle’ diyordum. O anda şaşkın bakışlarıyla bana bakıyor, kulaklarını iyice dikiyordu. Arada bir durduğum sırada göğsüme doğru kaldırdığım elimi bileğimden kırıp sallarken “haydi” dediğimde tin tin yürümeye başlıyordu, ben adımlarımı atmaya başladığım zaman. Bazen havladıktan sonra başını bacaklarıma sürtüyor, geri çekilip duruyor, başını yana döndürüyor, o anda benimde o tarafa bakmamı istiyor, ilginç bulduğu durumu adeta benimle paylaşmak istiyordu. Bazen işaret parmağımı sallayıp kızar gibi yaptığım zaman ön ayaklarını yere sabitlerken başını geriye doğru çekiyor, kulaklarını dikiyor, ancak tamam dediğim zaman tekrar harekete geçiyordu. Ne kadar yol yürüdüm, ne kadar sohbet ettim hatırlamıyorum. En sonunda gecenin bir yarısında ben belediye otobüsüne binerken o arkamdan baka kaldı. Kapının önünde dönüp ona ‘haydi arkadaşım buraya kadar’ dediğim zaman gözlerini ayıran şoför bana bakarak gülmüştü. Neden köpeğinizi orada bıraktınız dediğinde ‘hayır, o da bir can taşıyor, ben onu nasıl sahiplenebilirim, tıpkı benim gibi o da özgür ruhlu bir canlı, onunla sokakta tanıştım’ diye cevap verdiğimde hayret dolu gözlerini daha fazla ayırmıştı.
“Bu hallerini bildiğim için söyledim zaten. Senin gibilerden kaldı mı bilmiyorum; mülkiyet duygusu nedir hiç bilmezsin. Şöyle, böyleyim diye laf etsem de ben senin yanında saf kan küçük burjuva gibi kalıyorum. Ama takıntılı gibi, bıyık sevdasına hala çok eski zamanlarda yaşıyorsun, yalnız kasketin eksik. Halbuki o uzun bıyıklar yüzünden ne badireler atlatmıştın, tıpkı kitapların başına gelenler gibi.”
O zamana kadar sessiz, sakin gözlerle bizi kesip hiç ses çıkarmayan karşımdaki kız merakla atıldı:
“Ne badiresi!”
Başımı ona doğru çevirip gözlerimi kısarken güldüm, kolumu kaldırırken başımı salladım:
“Haydi söz sırası sende!”
“Hangisinden başlasam ki” dedikten sonra gülerek kaş göz işareti yaptı.
“Hani şu Akhisar yolu muydu?”
“Ha, o mu?”
“Ne kadar zaman oldu, kim bilir?”
“Çok oldu, yanılmıyorsam birinci körfez savaşı olduğu zamanlardı.”
“Hala çevirmelerin yaygın olduğu zamanlar!”
“Ah, ah! O zamanlar bile korumuştu, ondan öncede, o kıyamadığı bıyıklarını. Şimdi bu şekilde olmayacak zamanlarda gitti, ne acı!” dediğim zaman tıpkı bir çocuk gibi muzipçe atıldı.
“Haydi gidin şuradan! Matem evine çevirdiniz, size ne benim bıyıklarımdan!”
“Karizma abi!” dediğimde kız arkadaşına göz kırptım.
“Haydi lafı çevirme, ne oldu Akhisar yolunda?” diyen kız gülerken dizlerine vurdu.
“Önemli bir şey değil, o zamanların sıradan, gündelik bir olayıydı.”
“Doğru söylüyorsun, sevgili sınıf arkadaşım, yeme bizi şimdi, tabi ki adamına göreydi.”
“Abartmaya gerek yok.”
“Elbette. O zamanlar benim de başıma gelmişti buna benzer bir olay. Hani Konak meydanındaydı, tam anlamıyla komplekse kapılmıştım. Olacak şey değildi, oyun bitimi AKM’ den çıkmıştım. Görseniz acayip bir çevirmeydi. Her taraf resmi, sivil polis kaynıyordu. Tüm caddeler tutulmuş, gelen geçen insanlar, arabalar durdurulmuş, trafik kontrollerinin yanı sıra araçtakiler tek tek kontrol ediliyor, kaldırımda yürüyenler koyun gibi dizilip teker teker sıradan geçiriliyordu. Eşkâli hoşa gitmeyenler, şüpheli hareket edenler tepeden tırnağa arandıktan sonra gözaltına alınıyordu. O tiyatro binasının yan tarafındaki Varyant yolundan belediye binasına kadar her taraf görevli kaynıyordu; özellikle üst geçit civarı. Bilirsiniz, o zamanlar valiliğin önündeki cadde trafiğe açıktı, sahil yolu henüz inşaat halindeydi. Devletin onca güvenlik görevlisi arasından o kadar yolu sessiz sakin yürüdüm. Tuhaf bir şekilde bir Allah’ın kulu çıkıp ta sende kimsin, necisin diye sormadı bile. Eskiden böyle miydi?! Ya Ankara günleri. Hani ortada hiçbir şey yokken, özelikle Kızılay’da, başkalarına hiçbir şey sormazken sanki gıcığına yapıyormuş gibi bizi durdurup bir sürü sorgu sual ederlerdi. Ne var bizde böyle diye hayıflanırdık; sanki mıknatıs gibi çekerdik adamları. Tipimiz mi bozuktu; halbuki başkaları genellikle sevimli olduğumuzu söylerdi. Zaten birazda o yüzden terk ettim, o kenti. İşte burası öyle mi? O akşam o büyük çevirme anında hiç kimse hiçbir şey sormadı. Bazıları şöyle bir uzaktan baktı, ama ‘kimlik’ demek bir yana kaşlarını bile çatmadı. Anlamadım, bu kent mi başka, zaman mı değişti, yoksa ben mi değiştim diye epeyce hayıflandım. Hiç abartmıyorum, bilseniz, bu durum ne kadar gücüme gitti; beni adam yerine bile koymamışlardı.”
Gülerek “o gün kaşıntın tutmuş anlaşılan” dediği anda eli üst dudağına gitti.
“Ya işte böyle” dedikten sonra “elin yine olmayan bıyığına gitti” diye devam ettiğim sırada gülüşüne karşılık verdim.
“Haydi sıra sende” diyen kız arkadaşı kaşlarını çattı. “İyice merak ettim, Akhisar yolunu.”
“Tamam” derken avucunu açtı, kolunu sağdan sola doğru bir yay çizer gibi sallarken göz kırptı. “Ne kadar değişik zamanlardı” derken alnını kırıştırdı. Öne düşen gözlüğünü tekrar düzeltirken başını eğdi, kaykıldı, en sonunda sırtını arkaya dayayıp ayak ayak üzerine attı. Fıkra anlatır gibi konuşmaya başladı:
“Biliyorsun, o zamanlar senin evde kalıyordum. O gün üst geçidin altından otobüse binmiştim, her günkü yolu tepmek için.”
“Evet, buralar dar geliyordu da, ta orada iş bulmuştun!” derken kız arkadaşına baktım.
“Ne yapayım, o zaman öyle denk geldi, ha deyince hemen iş mi bulunuyor. Günde üç saate yakın zamanım yolda geçiyordu. O gün şehirler arası otobüse binmiştim, koltukların tamamı dolu değildi, mevcut yolcuların çoğu üniversite öğrencisiydi. Gençlik işte, her zaman cıvıl cıvıl olur ya; vaktiyle, zor zamanlarda bizde gençtik. Öğrenci olmayan sadece birkaç kişiydi. En arkaya oturmuştum, sabah mahmurluğu ile dalgın bir şekilde etrafı seyrediyordum. Bilirsiniz, Manisa’nın ormanları güzeldir. Tam dağdan inip şehre girmeden az önce sanayiinin girişinde durdurdular otobüsü. Gelen geçen araçlarda kimlik kontrolü yapıyor, her zaman ki gibi şüpheli gördüklerini göz altına alıyorlardı. İleride sivillerde vardı, ama bizim otobüse resmi polis girdi, ön kapıdan. Merdiven basamağından adımını attığı anda başını kaldırdı, içeriyi tepeden tırnağa süzdü önce. Ara koridor boyunca ilerlerken oturan yolcuları kesiyordu, dik bakan gözleriyle. Hoşuna gitmeyen tipleri daha ayrıntılı gözlüyor, bazılarına da kimlik soruyordu, ama çokta ısrarcı değildi.”
“Tabi, senin muhatapların siviller, o yüzden resmileri ciddiye almıyordun, değil mi?”
“Eh, olsun o kadar!”
“Sonra ne oldu?”
“Sıradan üstünkörü denilebilecek tarzda herkesi geçti. Tam benim önüme geldiğinde durdu, dik dik bakarken kaşlarını çattı. Sert bir ifadeyle atıldı.
“Kimlik!”
Zaten önceden hazırlamıştım. Başımı hafif yana çevirmiş bir halde kaşımı kaldırırken yan gözlerle ona baktığım sırada kolumu uzattım.
“Buyur!”
Kimlikteki fotoğrafa baktı, başını kaldırıp gözlerini ayırmış bir halde suratıma bir bakış attı, sonra bir daha fotoğrafa baktı. Dudaklarını büzüp çatılmış kaşlarıyla çıkıştı.
“Ne iş yapıyorsun sen?”
“İşçiyim.”
“Ne işi!”
“Kalıp.”
“Nerede çalışıyorsun?”
“Akhisar’da.”
“Nerede oturuyorsun?
“Bornova’da.”
“İş yerin nerede?”
“Akhisar’da.”
“Bornova neresi, Akhisar neresi?”
“....!”
“Ne iş yapıyordun?”
“Kalıpçıyım” dedim.
“Neden İzmir’de oturup Akhisar’da çalışıyorsun?”
”Elinin körü, sana ne benim ne iş yaptığımdan, nerede, hangi evde kaldığımdan” diye iç geçirirken gözlerinin içine baktığım sırada o yineledi.
“İş yerinin adı neydi?”
“Uyuz, sana ne?” desem adamdan sayacaklar.
“Köşe kalıpçılık!”
O bitmek tükenmez ahret sorularına devam ettikçe diğer yolcular dönüp bize bakmaya başlamışlardı. Önceleri gayet sakin bir şekilde gözlerinin içine bakarken bir süre sonra sinirlerim bozulmaya başladı. Yok, bir şey olacağından değil. Gözaltına alacaksan al, ne o öyle bin dereden su getirmek. Başımın üzerinde yan gözlerle bana bakarken elindeki nüfus kağıdımı evirip çeviriyordu. Şapkasını kaldırıp parmaklarını saçlarının arasına daldırdı. Üst perdeden sert bir sesle homurdanır gibi yineledi.
“Ne iş yapıyorsun?”
“Kalıp!” diye yanıt verdikten sonra dudaklarımı büzüştürüp “pof” diye bir ses çıkardım.
O umarsız bir tavırla devam etti.
“Ne iş yapıyorsun?”
“Artık yeter” diye iç geçirirken bir hışımla yerimden kalktım. “Kaç defa yanıt vermem gerekecek” dediğim zaman kaşlarım çatılmış, boyun damarlarım iyiden iyiye kabarmıştı. Elimi ön koltuğun üzerine bastırdığım zaman ona dönüp sert bir şekilde söylendim.
“Emekli komünistim, ne olacak!”
O anda gözlerini ayırdı, sağ elini yumruk gibi sıkarken sol avucunu açtı, ayakları yerden kesilirken hızlı bir şekilde sağ yumruğunu sol avucuna vurduğu sırada mal bulmuş Mağribiler gibi bağırdı.
“Biliyordum zaten!”
“Ne biliyorsun, uyuz” diye mırıldanırken o “in aşağı” diye kükredi.
“İnelim, ne olacak” dediğim sırada arkama geçti.
“Yürü!”
Ara koridor boyunca ilerleyip ön kapıdan aşağı indirdiği zaman mest olmuş gibiydi. Aracın önünde üç dört tanesi duruyordu. Amire benzeyen birisi telsiz tuttuğu elini bize doğru uzatırken onun gözlerine baktı.
“Kim bu adam, neyi var bunun?”
İlk görevli avını yakalamış vahşi hayvan edasıyla gözlerini ayırıp öbürüne bakarken gürledi.
“Emekli komünistmiş!”
Amir güldü, başını sağa sola çevirirken gözlerimin içine baktı, bana doğru adımlarını atarken homurdandı.
“Ne güzel işte, bırak gitsin, yeniden iş başı mı yaptırmak istiyorsun!”
“Hiç ses çıkarmadan gülerek otobüse bindim, sıradan gündelik bir olayın sonuydu” diye sözlerini bitirdiği zaman gülüyordu. “İşte böyle” diyerek son noktayı koydu, o anda kıza bakıyordu.
Başımı ona doğru çevirip gözlerimi kısarken güldüğüm sırada kız arkadaşı çoktan koyuvermişti. Bu sırada masanın üzerindeki su bardağını aldı, bıyıksız arkadaşım.
“Şimdi komik bir şeymiş gibi anlatıyorsun” diyen kız elinden tuttu. “Kim bilir o zamanlar neler hissettin!”
“Ne olacak” derken kaşını kaldırdı, umarsızca.
“İşte böyle zamanlarda ve asıl önemlisi ondan çok daha önceki zulüm günlerinde bile yaşayan bıyıkları şimdi yok!” dediğim sırada ona bakarken muzipçe kahkahayı bastım, o anda onlarda bana katıldı.

                                                                            






                                                                     ALİ FUAT KARAÖZ  GÖNDERDİ










Copyright © TEK-DER'LILER Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-05-12 (5337 okuma)

[ Geri Dön ]


Content ©